Düşünce

Yeni Nesil Paranoyak Davranış Modelleri

21 Kasım 2010

Devir değişiyor, devran dönüyor. Her şeyin moderni türüyor. Yeni çağın getirdiği manevi rahatsızlıklar bile ikinci bir reenkarnasyon geçirerek ilginç şekillerde karşımıza çıkıyorlar. Ben bunlara çoğu kez kişilik bunalımı bazen de 3. Nesil davranış modelleri diyorum.

Sırayla gidecek olursak; yeniçağın Birinci Nesil paranoyak davranışlarında, telefon çaldığında arkasından olumsuz konuştuğumuz birinin veya alacaklımızın aradığını düşünerek telefona düşman gibi bakardık. Numara gösterme özelliği o zamanlar ev telefonlarında yaygın olmadığı için görüşmek istemediğimiz insanlardan ilk sesi aldıktan sonra “aloooo, alooo… Yanlış aramış galiba…” silahını kullanırdık.

İkinci Nesil’de cep telefonları devreye girdi. Bu sefer sadece telefon çalmasına değil SMS seslerine de duyarlı hale geldik. Benim ilk gençlik yıllarımda sevgililer arasında SMS tabanlı ilişkiler çok yaygındı. SMS’le çıkma teklifi edilir aynı yolla ayrılınır ve bir taraf diğerine eski mesajlarını tek tek geri yollardı. Neyse ki ikinci neslin sonlarına doğru MSN yaygınlaştı ve eski muhabbetler bir word belgesine kopyalanarak tek tuşla geri yollanabildi.

Al mektuplarını ver mektuplarımı…

Üçüncü Nesilse, telefondan ibaret değil. Üçünü nesilde el bilgisayarları, laptoplar, i-pad’ine kadar ne ararsanız var. Bunlarla bağlı olduğumuz sosyal ağlar; meselenin atası olan MSN’den başlayarak, yeni doğmuş bir sürü çocuğa kadar geniş bir soy ağacı çizilebilir.

MSN’ deki paranoyaklık “kim engellemiş/silmiş” olayıdır. Evet, bu çok önemlidir. Eski dostunuz sizi hayatından silmiş olabilir ama MSN’den silmemişse hala bir umut var demektir. Bu bilgiyi öğrenebilmek için şifrelerini kaptıranlardan bilgisayarına virüs bulaştıranlara kadar birçok insanla karşılaşmak mümkün. Hatta meselenin bir diğer yanında konuşacak bir şey bulamadığım için sildiğim bir arkadaşımın bunu bir program aracılığıyla öğrenip ağlaması hala anlam veremediğim konular arasındadır.

Facebook… Genç, akıllı, proaktif… Burada da kim silmiş davası vardır. Ama en önemlisi resimlerinize/profilinize bakanlar! Siz oraya resim koyabilirsiniz ama bu insanların bakabileceği anlamına gelmez. Altında birkaç gün içinde “çok şekersin/güzelsin/tatlısın/yakışıklısın” yazılmazsa o resim bilgisayarın derinliklerine gömülmeye mahkûmdur. Hiçbir zaman öğrenilmesi mümkün olmayan profilinize kimlerin baktığı bilgisi yüzünden yaşanan vakaları anlatmaya gerek yok sanırım.

Twitter ise başka bir dünya… Benim de en aktif olduğum sosyal ağ. Orası söylenin aksine sosyal olamayan insanlardan ziyade zaten sosyal olan insanların bir nevi deşarz olma mevkisi. Tanınmış isimlerin yaygın olarak bu platformu kullanmasını tezimi desteklemek için kullanabilirim.

Oranın paranoyak davranışları; aklınıza gelen güzel bir “twit”i “prime time” dışında yazma korkusuyla başlar. Çok iyi yazdığınızı düşündüğünüz halde RT ve takip edilmeme ihtimaliyle devam eder. Tabii klasik olarak sizi takip etmeyi bırakanların kim olduğu öğrenmenin dayanılmaz arzusu da listede yerini alır. Ayrıca rastgele seçtiği binlerce insanı takip edip sonra kendisini takip edenleri silerek şahsını “tanınmamış ünlü” olarak reklam etmeye çalışanların psikolojilerinde de derin yaralar olduğunu düşünüyorum.

Bu yazıyı yazarken paranoyak davranışlara bir yenisini daha eklendi; yazdığınız “twit”in gazetelerde çıkma ihtimali!

Bir dostumun uyarısıyla (yazıyı çalışırken aynı ana gelmesi ironik) Atatürk’ün ortaya çıkan ses kaydı(!) hakkında yazdığım bir “twit”in* Taraf gazetesinde yayınlandığını öğrenmiş oldum. İşin ilginç yanı kullanılan haberin ileride aleyhime delil olarak kullanılabileceği. İsmimi arattığımda birçok sitenin yanında Kanal D’nin resmi sitesinin de yazdığım bir “twit”i alıntıladığını fark ettim. Neyse ki onda bir problem yok.

Velhasıl sosyal ağ deyip geçmeyin. İşin içine sosyal girince paranoyası da peşinden gelir…

New York’ta Beş Minare (İzleyenler için)

Biraz geç oldu ama filme gittim. Filmi Beyoğlu Atlas sinemasında seyrettim. Amfi ve Loca sistemi gayet iyi ancak koltuklar son derece yakın. 1.76 boyunda olmama rağmen zor sığdım. Ayrıca yanınızdan geçen birine yol vermek için ayağa kalkmaktan başka şansınız yok. Bekleme salonuysa çok küçük. Nostalji ve mevkii yönü olmasa çokta tercih edileceğini sanmam. Daha iyisi çıkana kadar Cinebonus benim için en iyi markadır.

Filme gelecek olursak. On üzerinden sekiz filmin hakkıdır. Fragmanı aksiyon dolu bir film intibası verse de bana kalırsa bütün aksiyon sahnelerini zaten fragmanlarda gördük. Çok fazla mesajın iç içe verilmesini “şu meseleye de bir el atsak” havasında algıladım. Ayrıca filmin merkezinde olmayan kan davası olayıyla final yapılması ve “Hacı” nın bana kalırsa lüzumsuz yere öldürülmesi filmin önemli eksilerinden.

Hacı’nın F. Gülen’e benzetilmesi ise farklı bir paranoyadır. James Bond filminde takkeli görse bizimkiler onu da Gülen zannederler. Ya tutmazsa diye Ali Sürmeli’yi benzetenlerde var. Bence o da tutmaz. Bu filmde F. Gülen yok. Abartılmış dinler arası diyalog söylemleri, ağlayan hoca tiplemesi tek başına yeterli değil.

Not Defterimden

  • NATO’nun füze kalkanı konusunda Türkiye’nin reddetme şansı hemen hemen hiç olmayan bu projede ucundan kıyısından da olsa kendi şartlarını geçirebilmesi bana göre başarıdır.
  • Dergi gibi kitap çıkıyor ülkemizde. Her açılan dava ve tutuklama olayı peşinden bir kitabı doğuruyor. Daha gelişmeler sonuçlanmadan kitabını yazan, inanılmaz bir yazar performansına sahibiz.
  • Geçtiğimiz akşamların birinde alışveriş merkezinde bir kadın kucağındaki çocuğu “waka waka” şarkısını ninni olarak söyleyerek uyutmaya çalışıyordu. Modernite ninnilerimizi bile modernleştirdi!
    * Atatürk’ün söylediği Türkü meselesi paravan çıktı ama o türküyü dinlerken ağlayanlara ne olacak..

21 Kasım 2010 – Siyaset ve Düşünce Yazısı

You Might Also Like

No Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: