Browsing Category

Edebiyat

Blog, Edebiyat

Metruk Dükkân (Edebiyat Denemesi)

01 Nisan 2017

Bugün mahallemizde her gün yaptığım gibi -düne kadar terk edilmiş olan- metruk bir dükkânın önünden geçiyordum. Yenilenmiş. Camları belki 20 yıllık gazetelerle kaplıydı. Ara sıra geçerken durup okurdum, keyifli de olurdu. Her şeyin zaman karşısında ne kadar önemsizleştiğini, nelerin hararetle tartışılıp unutulduğunu ve kimlerin gözden sessizce kaybolduğunu günümüzle karşılaştırarak görürdüm.

Eski gazeteler tam bir hazine; şarkıcılar, futbolcular, siyasiler, ekonomiler, son teknoloji haberleri… Nereden geldiğimizi görmenin ve nereye kadar gidebileceğimizin ufak vesikaları.

Peki, bugüne kadar neden boş kalmış acaba burası?

Muhtemelen üzerine bir miras kavgası vardır ve miras kalan kardeşler aralarında anlaşamamıştır. Üç kardeş, babalarının malı üzerinde anlaşamayınca da terk edilmiş gibi kalmıştır mekân.

Continue Reading…

Edebiyat

Yazarın Ölümsüzlüğü I: Cervantes

19 Ocak 2014

Don Kişot bir asilzade; bir şövalyedir. Hayatı da hisleri gibi karışık; ne olduğundan, kim olduğundan kendi de emin değil. Kesin olan saplantısıdır şövalyelerle dolu hikâyelere. Okuduklarına uyanmak için kıvranır yatağında. “Seyahat” diyen de çıkmamıştır kendisine ama sabah atına atladığı gibi yola koyulur. Düşman kötülerdir ama o sadece kötülere değil; gerçekliğin demir perdesine de çeker kılıcını. Perdeyi yırtmak, yel değirmeni savaşçısı için elbette mümkün olmaz fakat açtığı gedikten yüz yıllar boyunca hayal dünyasının vadileri izlenir.

Cezayir’de esirlikten dört defa özgürlüğe kaçar. Beceremez; kaçmayı da ölmeyi de. Sonra İstanbul’dadır Cervantes, satılacaktır bedenlerin esir pazarında. Bekliyor alıcısını; kölesi olacağı köleyi. Nasıl kurtulmuş bilen yok; şans. Yaralıdır. Şükür ki zihninden değil sol kolundan. İtalya’da kanundan zor kurtardığı elini Osmanlı topundan kurtaramaz. Yetmez, iki de kurşun yüklenir bedenine.

Şairliği bırakıp kalem yerine kılıcı eline alan Cervantes, hiçbir savaş meydanına ait olamaz. Edebiyat kaçağını asker olmak yıldırır, dayanamaz insan öldürmenin kuşattığı duyguların cephesine ve neden sonra Don Kişot, Sancho Panza’yı da alır düşer yollara. Continue Reading…

Blog, Edebiyat, İnsan Kaynakları, İş Dünyası

Piyasa Değerimiz

02 Mart 2013

Büyük yazarlardan Dostoyevski’nin Cinler kitabında bir diyalog vardır. Bilenler hatırlar; ailenin dindar yönünü temsil eden kadın, inancın öneminden ısrarla söz eder. Karşısındaki roman kahramanı inancının maddi değerini sorar. Kadının “benim inancım parayla ölçülemez” cevabına karşılık, ana karakter “o zaman hiçbir değeri” yok diye yanıt verir.

1872 yılında usta yazar, batı düşüncesinin Rus insanına etkisini anlattığı eserde bu diyalog nedense çok sarsıcı gelmiştir bana. Tabii ki başımıza gelen her şeyin ve olası mutsuzluğumuzun sebebi “alçak kapitalist sistem ve onun yandaşları(!)” ama insan düşünmeden edemiyor bazı şeyleri. Continue Reading…

Edebiyat

Mustafa Ölmüş

02 Ekim 2008

Mustafa ölmüş. Zihnimin karanlık boşalmış derinliklerinde hatırladığım en eski hatıradır Mustafa. Komşumuzun dört çocuğundan en küçüğüydü. Benimse birkaç arkadaşım içinden en büyük dostum. Ne zaman evde bir sorun çıksa, babası ne zaman evi onun için kapısı açık bir zindana çevirse, koşar yanıma gelirdi. Anlatır, anlatırken ağlar bense onunla birlikte ağlardım, çocuk kalbimin el değmemiş saflığıyla.

Mustafa ölmüş. İlkokul yollarımın yoldaşı. İlk sırdaşım, kan kardeşim. Dersleri hep zayıftı vücudu gibi. Gözleri ufacık zihni bulanıktı. Ayakları uzun yol yürür, elleri ağır taşıyamazdı. Mustafa yollardan korkmaz ama yükü sevmezdi.

Mustafa ölmüş. Babası zindanın açık kapısını son kez göstermişti ona. Çocukluğunda olduğu gibi tekrar kapımdaydı. Bu sefer ağlamıyor; uzakları çok uzakları, kilometre olarak yakın ama Mustafa’nın ayakları için bile zor yerleri düşlüyordu. Taşı toprağı altın denen çamur yığınında hayallerin türbesine adak adıyordu. Yine gözleri ufacık zihni bulanıktı. Gitmeden önce ufka uzun uzun baktı “yaşamak için öldüreceğim” dedi. Öldürürsen ölmeyecek misin? Dedim. Duymadı. Ya da duydu da cevabı söylemek istemedi. Ben sustum o da konuşmadı. Çekti gitti.

Mustafa ölmüş. Yaşıyor muydu ki? Hayat onu kollarından zincirlemiş zaaflarından çivilemiş. Tutunabileceği tüm dalları kırmış, rengarenk rüyaların dünyasında bir pırıltıya muhtaç kalmış. Hapse düşmüş. Sebebi belli. Masum muymuş, yoksa suçlu mu? O suçluysa ben masum muydum? O masumsa bende mi masum olacaktım?

Mustafa ölmüş. Ne zaman çıkmıştı ki hapisten? Biz çıkabilmiş miydik ki bir kere olsun hücremizden. İçerde mi ölmüş dışarıda mı? Ne önemi var dışarıda da hapisteydi zaten. Doğduğu gün hüküm giymişti tam kırk yedi sene.

Mustafa ölmüş. Evlenmişti parmaklıkların ardından kurtulup dikenli tellerin içine düştüğünde. Geçmişi meçhul geleceği de bilinmeze yolculuktu. Çocukları olmuş; bir kız bir oğlan. Hükümlü sayısı artar, suçlar azalmazdı. Bunu bilir ve isyan etmez. Yalnızca bir rahat nefes isterdi, her gece yatmadan dua ettiğinde.

Mustafa ölmüş. Çocukları büyümüştü. Kızı aklını bulamadan kaybetmiş. Saadeti el yordamıyla aramış, bir hayırsıza denk gelmiş. Uzaklara gitmiş. Bari gözünü bağlamasaydı. Görseydi karanlığı seçmezdi herhalde. Mustafa üzülmüş ama isyan etmemiş. Zaten edecek dermanı da yokmuş.

Mustafa ölmüş. Karısı ondan önce terk etmiş dünyayı. Öldüğünde oğlu bile yokmuş yanında. O da el değmemiş günlerini meçhule satıp gitmiş. Mustafa yalnız kalmış ve korkarmış artık yalnızlıktan.

Mustafa ölmüş. Kırk yıllık dostum kırk birinci yılında beni bıraktı. Hüküm giydiren hayat onu kendi evinde idam etti. Tek kurşun yetmiş bütün ışıkları söndürmeye ya da yakmaya. Parmağı tetiği çekerken hiç konuşmamış sevdiği surete benzemeyen azraili. Mustafa da ölürken hiçbir şey söylememiş. “Neden” bile dememiş. Nedeni biliyormuş. Yalnızca son nefesini zor almış fakat rahat vermiş. Gözleri ufacık zihni başka alemlerde…

Mustafa ölmüş. Yaşıyor muydu ki? O ölmüşse hangimiz yaşıyoruz ki?…